Sitemizde başka bir site veya kuruma ait denemeler sehven kaynak belirtmeden yayınlanmış ve ilgili site ve kurum yöneticilerinin bu konudaki rahatsızlıklarını belirtmesinden dolayı deneme ve çalışma kağıtları kısa bir süreliğine kaldırılmıştır. İlgili kurum ve siteden özür diliyoruz. En kısa sürede bu konuda düzenlemeler yapılıp siz değerli üyelerimizin kullanımına sunulacaktır. Saygılarımızla.... Site yönetimi
Bunu irdeleyelim ve sorunun yanıtına zaman kavramını inceleyerek başlayalım.
Konunun uzmanlarına gore; zaman bir işin, bir oluşun, bir kılışın gerçekleşme sürecidir.
Zaman, belleğimizin yarattığı, başı ve sonu olmayan soyut bir süreçdir. Aslında zaman diye insandan bağımsız nesnel bir gerçeklik yoktur.
Kanta gore, insan belleği iki olmazsa olmaz görüye sahip. Bunlardan birisi, yer diğeri ise zamandır. İnsanın tüm algıları bu iki görü üzerine kuruludur ve bunlar olmadan algının gerçekleşebilmesi olanaksızdır. Bizler, her zaman şeyleri bir yerde ve zamanda algılarız.
Kısacası, Kantta, görü olarak kabul edilen bu apriori(kendiliğinden) durumların kendinde gerçeklikler yoktur.Tüm kipleriyle birlikte zamansal durumlar sadece yaşamsal denileni düzenlemek için uydurulmuş öykünme sözlerdir Sadece deyimsel anlamları vardır. Bunun ötesinde gerçek sayılacak anlamları yoktur.
21. yüzyılda yabancı dil öğretiminin nasıl olacağı konusunda fikir sahibi olabilmek için öncelikle bu alanın tarihi gelişim süreci irdelenmelidir. 20nci yüzyıl eğitim metodolojisinin şekli ve özellikle yüzyılın son çeyreğinde elde edilen deneysel bulgular günümüzün ve geleceğin yabancı dil öğretim metotlarının ne sekil alacağı konusuna ışık tutmaktadır.
İnsanoğlunun yabancı dil öğrenme teşebbüsleri, insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar dayanır. Hatta denilebilir ki yabancı dil öğretim metodolojisi binlerce yıllık insanlık tarihi kadar eskidir. Doğal olarak bu uzun dönemin büyük bir çoğunluğu itibariyle,yabancı dil öğrenimi sistemli, bilinçli ve bilimsel çalışmadan mahrum bir ortamda gerçekleşmiştir. Dilbilgisi kurallarının incelenmesi bir tarafa, yazının bile kullanılmadığı bu uzun dönemde izlenen tek yol, o dili anadil olarak konuşan kişilerle doğal iletişim ortamına girmekten ibaretti (Krashen & Terrell, 1983, 7).